Do-il sits with a despondent Woo-kyung, who sighs, “Su-ah’s really pretty, isn’t she?” She calls her a heroine out of a manhwa, and Do-il concedes that she has that general look. She says that even she can see how pretty Su-ah is, and that all the guys prefer that princessy type over her own loudmouthed personality. [x]Woo Kyung mutlu son elde etmedikçe, ben de edemeyecekmişim gibi hissetmeye başladım. Kendimi onunla öyle özdeşleştirdim ki!
Woo Kyung
21 Şubat 2012 Salı
| OyQ | zaman: 10:32 0 yorum | Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş"Sıradan bir günde" alınan kararlar listesi!
- Okul kütüphanesine part-time çalışmak için başvurmak. Formu doldurdum bile.
- Diyete devam etmek. On kilo verdim. Durmak yok!
- Düzenli çalışmak. Çünkü birinci dönem aldığım 3.25, burs için hiç iyi bir not değil.
- Kitap okumaya devam etmek. Sömestr tatilinden beri çok boşladım.
Şimdilik bu kadar. Olmayacak şeyler değil. Eğer öğle yemeğinde peynirli-zeytinli ekmek arası alırsam hem para açısından, hem de diyet açısından çok yardımı dokunur.
Hadi bakalım!
16 Şubat 2012 Perşembe
| OyQ | zaman: 16:55 2 yorum | Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter'da Paylaş Facebook'ta PaylaşŞlop Şlop
İzmir'e geldiğimden beri hayat çok kötü. Resmen kendimi bilgisayara yapıştırdım ve odama kapandım. Ama yine de üzerimdeki baskıyı hissediyorum.
Bir de kaplumbağalar var. İlk başta komikti, şimdi sinir bozucu olmaya başladı. Benim gibi bir hayvanseveri bile tiksindirmeyi başardılar. Çıkın hayatımdan kaplumbağalar. Her sabah onları beslemem için beni uyandırdıkları yetmiyormuş gibi, artık karınları doyduğunda da uyandırıyorlar. Öykü'yü çileden çıkaralım hadi...
Bir an önce işler yoluna girmeli. Çünkü ben çıldıracağım.
Bir de kaplumbağalar var. İlk başta komikti, şimdi sinir bozucu olmaya başladı. Benim gibi bir hayvanseveri bile tiksindirmeyi başardılar. Çıkın hayatımdan kaplumbağalar. Her sabah onları beslemem için beni uyandırdıkları yetmiyormuş gibi, artık karınları doyduğunda da uyandırıyorlar. Öykü'yü çileden çıkaralım hadi...
Bir an önce işler yoluna girmeli. Çünkü ben çıldıracağım.
12 Şubat 2012 Pazar
| OyQ | zaman: 10:34 4 yorum | Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter'da Paylaş Facebook'ta PaylaşShut Up: Flower Boy Band
Sadece üç bölümünü izlemiş olmama rağmen kalbimi fetheden bir dramayla yeniden karşınızdayım. Yazım aslında dramaya hakkını hiç vermiyor. Size önerim, koşun izlemeye başlayın. Daha önce Kore draması izlemediyseniz de başlamak için hiç kötü bir an değil.
Shut Up: Flower Boy Band
Öncelikle, bu drama hakkında bilmeniz gereken çok önemli bir şey var: Asla ama asla ismine ve afişlerine göre yargılamayın. Çünkü adı ve afişi, dizinin güzel yüzlü çocuklardan oluşan sevimli bir grup ile bu üyelerin tek bir kız etrafında dönen aşk çokgenlerini anlattığı izlenimi edinilebilir. Benim diziyi öven tonlarca yoruma rağmen diziden ilk iki hafta uzak durmamın en önemli nedeni buydu. (Boys Over Flowers'ı da herkes seviyor ve övüyor ama ben resimlerine bile tahammül edemiyorum mesela. Sadece sekiz bölüm izleyebildim. O da iki yılda... Hana Yori Dango'nun hatrına...)
Ama daha sonra zevklerini beğendiğim insanların da diziyi yere göğe sığdıramadığını görünce, ve evet -itiraf ediyorum- Sung Joon'un cazibesinin de büyük etkisiyle, diziye bir şans vermeye karar verdim. Ve son zamanlarda verdiğim en iyi kararlardan biri olduğunu gördüm.
Dramanın konusu ise kısaca şöyle: Byung Hee ve arkadaşlarından oluşan "Göz Kamaştırıcı" isimli rock grubu bir baltaya sap olamayan öğrencilerden oluşan okullarının kapatılmasının ardından son derece lüks olan Jungsang Lisesi'ne transfer edilirler. Ancak buradaki müzik grubu ile en baştan aralarında bir rekabet başlar.
Konusunu olabildiğince basite indirgedim. Çünkü hemen her şeyi dramayı izlerken görmenizi isterim.
Başta dramanın olmadığı şeyleri belirtmiştim. Şimdi gelelim olduklarına... Bunu maddeler halinde yazmak istiyorum.
*Baştan çıkartalım şunu aradan. Afişlerin doğru yansıttığı bir şey varsa o da grubun tüm üyelerinin bakması güzel Koreli erkekler olduğudur. Tamam, mutlu musunuz? Şimdi dramanın gerçek olumlu yönlerine bakalım.
*Derinliği olan karakterler. Eğer Kore dizileri ile haşır neşirseniz hepiniz sadece ana karakterlerin birkaç boyutlu bir karaktere sahip olduğunu ve diğer karakterlerin, özellikle kötülerin, dümdüz tek boyutlu karakterler olduğunu fark etmişsinizdir. Shut Up: Flower Boy Band afişinin ve adının yüzeyselliğine büyük bir zıtlıkla derinliği olan karakterlerden oluşmuş bir drama. Sadece ana karakterler değil, her bir yan karakter size gerçeklermiş gibi geliyorlar. Daha ilk bölümden kendinizi grubun bir üyesi gibi hissediyorsunuz ve arkadaşlıklarının gücünü görebiliyorsunuz. Afişlerde gördüğümüz kızın da tipik "prenses, zengin kızı" olmamasının da beni ne kadar mutlu ettiğini anlatamam. O tarz karakterlerden bir ömür yetecek kadar gördüm zaten.
*Çekimler. Popüler Kore dramalarının çoğu -KBS2, SBS, MBC gibi kanallarda yayınlananlar- hep bakması güzel dramalar olmuşlardır. Parlak renk tonlarıyla bana hep lolipop gibi gelirler Kore dramaları. Çok hoşuma gider o renkler. Çoğu dramanın çekimleri birbirine benzer. Hep aynı kalıplaşmış ve kabul görmüş çekim tarzında çekerler yönetmenler bölümleri. Ancak Shut Up: Flower Boy Band farklı ve atmosferin içine sokan çekimleriyle oradan da beni yakalamayı başardı.
*Müzikler. Evet Kpop seni seviyorum, eğlencelisin ama çoğu dramalarda rock adı altında elektro gitarla kendini gizleyerek insanların kanına girmen çok çirkin. Bu dizide gerçekten indie rock müzik var. Ayrıca ikinci bölümün sonunda çalan müzik içime işledi resmen. Bu kadar mükemmel bir müzik seçimi olamazdı.
*Senaryo. Kesinlikle bu kadar iyi bir şey beklemiyordum. Ana konunun yanı sıra hiçbir sahne boşaymış hissi uyandırmıyor. Her diyalog yerli yerinde ve bölümler dolu dolu geçiyor. Her karakterin bir hikayesi, bir geçmişi var ve bu ilk bölümlerde onlara ufak ufak bakma şansını yakalıyoruz.
Dizi hakkında yazacaklarım bu kadar. Aslında uzun uzun karakterlerden bahsetmek istiyordum ama eğer bu yazı birisini bile diziyi izlemeye itecekse, o kişinin karakterleri dizide keşfetmesini isterim. Uzun ve ayrıntılı yazımı dizi bittikten sonrasına saklıyorum.
Sırf dizi hakkında bir şeyler dememek için diziyi pek cazip kılmadığımın farkındayım. Ama size şu iyiliği yapacağım:
Son olarak, dramanın daha üç bölümünü izlediğimi tekrar belirteyim. (Ve zaten dört bölümü çıktı daha.) Harika başlayıp çeşitli koşullar yüzünden ikinci yarısında yıkılan diziler var. O yüzden dizi bitene kadar pek bir şey söylemek istemiyorum. Ama şu anda mükemmel. Hadi koşun izleyin şimdi.
10 Şubat 2012 Cuma
| OyQ | zaman: 18:08 0 yorum | Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
Ben artık pek blog yazmıyorum. İçimde kaybettiğim şey her ne ise, umarım ölmemiş; sadece derinlere gömülmüştür. Hayat, yazmayınca daha da anlamsız.
9 Şubat 2012 Perşembe
| OyQ | zaman: 16:50 0 yorum | Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter'da Paylaş Facebook'ta PaylaşSweeter than heaven and hotter than hell...
12 Ocak 2012 Perşembe
| OyQ | zaman: 12:38 0 yorum | Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter'da Paylaş Facebook'ta PaylaşHowl's Moving Castle
Howl's Moving Castle hayatıma merak sayesinde giren ve zamanla tutkuya dönüşen bir öykü.
İlk defa filmiyle başlamıştı tanışıklığımız. Pek çok arkadaşım defalarca "Miyazaki filmlerini izlemelisin Öykü," demişlerdi. "Kesinlikle bayılacaksın!" Ben de merak ediyordum ve hep aklımdaki yapılacaklar listemin bir köşesinde Miyazaki filmleri izlemek vardı. Ancak hiçbir zaman önceliğim haline getirip faaliyete geçirememiştim bu düşünceyi.
Bir gün kardeşim ile televizyonun karşısındaki koltuğa kurulmuştuk. Oğulcan ile o akşam yayınlanacak bir filmi -Asteriks ve Oburiks: Görevimiz Kleopatra- izlemek istiyorduk. Filmin başlamasına daha yarım saat kadar vardı. Kanallar arasında gezinmeye başladım. TRT Çocuk'ta harika çizimlerle karşılaşınca bir an elimi kumandanın düğmesinden çektim. Sağ alt köşede "Yürüyen Şato" adını gördüğümde ise hem şaşırdım -bir Türk kanalında anime film yayınlanıyordu sonuçta- hem de çok sevindim. Arkadaşlarımın önerdiği başlıca filmlerden biri buydu sonuçta. Oğulcan'a filmimiz başlayana kadar bu filme biraz bakmamızı önerdim. O, dünden razıydı.
Daha sonrasında yaşadığımız tecrübeyi sadece "sihirli" sözcüğü tanımlayabilir sanırım. İkimiz de gözlerimizi kırpmadan, yüzümüzde gülücük hiç eksik olmadan, kılımızı bile kıpırdatmadan -ki doktor onaylı hiperaktif kardeşim için bu büyük bir başarıydı- filmin bizi ele geçirmesine izin verdik. O kadar güzel, o kadar sevimli, o kadar aşk doluydu ki! Film bittikten sonra bile bir süre ekrana bakakaldık. Kendime geldiğimde belki devam ediyordur düşüncesiyle Asteriks'in olduğu kanalı açtım. Devam ediyordu. Tüm gün hevesle beklediğimiz filme ikimiz de boş boş bakışlar attık.
"Uyuyalım bence."dedim.
"Evet, bence de." dedi. Ve televizyonu kapadık.
Çünkü ikimiz de biliyorduk ki ne izlersek izleyelim hiçbiri Howl's Moving Castle'ın bize yaşattığı duyguları yaşatmayacaktı ve ikimiz de bu duyguların etkisi en taze haliyle üzerimizdeyken huzurlu bir uykuya dalmayı seçtik.
Bundan sonra pek çok Miyazaki filmi izledik Oğulcan ile. Defalarca. Beraber Miyazaki keyfi yapacağımız zamanlarda o Totoro'da ısrar eder, ben ise Spirited Away'de. Ama sonra ikimizin de gözü orada tatlı tatlı bize gülümseyen Howl's Moving Castle'a kayar ve her seferinde onda karar kılarız.
Tabii ki, Howl's Moving Castle filminin bir kitaptan uyarlama olduğunu öğrenmem çok uzun sürmedi. Ama kitaba birazcık tereddütle yaklaştığımı itiraf etmem lazım. Acaba İngiliz bir yazarın kaleminden çıkmış bu kitap, bu Japon animasyonu kadar renkli ve duygu dolu olabilir miydi? Miyazaki'nin güzel olan bir öyküyü mükemmelleştirdiğini düşünüyordum. Mükemmeli tadan kişi olarak, güzelin bana yetmeyeceği fikrine sahiptim. Bu nedenle kitap bir gün bir kitapçıda burnumun ucunda belirinceye dek kitabı okuma fikrini tamamen uzaklaştırmıştım zihnimden. Ancak kitabı gördüğüm zaman, her okuduğum kitapta olduğu gibi beni çağırdığını duydum. Sayfalar arasında gezinirken "Howl", "Sophie", "Calcifer" isimleri gözüme çarptıkça kalbim küt küt atıyordu. Kendime kızıyordum. Nasıl olur da bir kitabın sadece "güzel" olabileceğine inandırmıştım kendimi? Nasıl bu kadar cahilce bir önyargıya kapılmıştım? Evet, hâlâ kitabı okumamıştım ama biliyordum; her sayfasından ayrı zevk alacaktım. Cebimdeki birkaç liralık bozuk para aklıma gelince buruk bir şekilde kitabı yerine koydum. O sıralar kitap alma lüksüm pek yoktu.
Bir hafta sonra doğum günümde biricik dostlarım elime hediyemi tutuşturduklarında heyecanım tarif edilemezdi. Ne kadar çabalarsanız çabalayın bir hediyenin kitap olduğu anlaşılır. Elimde tuttuğumun Yürüyen Şato olduğunu biliyordum. Paketi daha açmamıştım ama biliyordum. Çünkü Damla ve Tuğçe beni, en az benim kadar iyi tanıyorlardı. Ve gerçekten de o yeşil kapakla karşılaştım hediyem paketten sıyrıldıktan sonra.
Sonrası ise yeniden sihirli bir yolculuktu. Hep üzülürdüm, Oğulcan ile filmi ilk izlediğimiz akşamki duyguları yeniden keşfedemeyeceğim için. Unutup, tekrar izleyebilsem keşke diye düşünürdüm. Ah, bilmiyordum ki kitabın benim için yepyeni bir tecrübe olacağını. Hem aynıydı, hem de o kadar farklıydı ki. Her bir anı, her bir karakteri, her bir duyguyu baştan keşfetmek... Yürüyen Şato'yu okumak benim için en eşsiz tecrübelerden biriydi. Kitap bittikten sonra yazarın daha birkaç ay önce öldüğünü öğrenmek gözyaşlarına boğulmama neden oldu. Oysa ona mektup yazmayı düşünmeye başlamıştım kitabı bitirdiğimde.
Kısa süre sonra Yürüyen Şato'yu Uçan Şato takip etti. Yürüyen Şato'nun aslında bir üçlemenin ilk kitabı olduğunu öğrendiğimdeki sevincimi tahmin edebiliyorsunuzdur sanırım. Uçan Şato'ya da hep gülücükler ve huzur duygusu eşlik etti. Şimdi geriye Sihirli Ev kaldı. Ancak o kadar korkuyorum ki Sophie, Howl, Calcifer, Morgan, Michael ve diğerlerinden ayrılmaktan... Okumaya çekiniyorum. Evet, ne zaman istersem kitaplar tekrar okumam için orada olacaklar ama yeni öyküler bir daha olmayacak. Ve ben buna hazır değilim sanırım.
İşte benim Howl's Moving Castle hikayem böyle. Çok sıradışı değil evet ama bana yaşattığı her bir duygu sıradışıydı. Ve ben de içimi dökmek istedim. Sevgimi paylaşmak istedim.
Sevgili Diana Wynne Jones, bu kusursuz kitabı yazdığın için sana binlerce kez teşekkür ederim. Umarım şimdi çiçeklerle dolu bir yerdesindir.
Not: Resimleri Tumblr'dan bulduğum için link veremiyorum. Eğer biliyorsanız yorumda link verirseniz sevinirim. Ben de diğer çizimlerini görmek isterim.
İlk defa filmiyle başlamıştı tanışıklığımız. Pek çok arkadaşım defalarca "Miyazaki filmlerini izlemelisin Öykü," demişlerdi. "Kesinlikle bayılacaksın!" Ben de merak ediyordum ve hep aklımdaki yapılacaklar listemin bir köşesinde Miyazaki filmleri izlemek vardı. Ancak hiçbir zaman önceliğim haline getirip faaliyete geçirememiştim bu düşünceyi.
Bir gün kardeşim ile televizyonun karşısındaki koltuğa kurulmuştuk. Oğulcan ile o akşam yayınlanacak bir filmi -Asteriks ve Oburiks: Görevimiz Kleopatra- izlemek istiyorduk. Filmin başlamasına daha yarım saat kadar vardı. Kanallar arasında gezinmeye başladım. TRT Çocuk'ta harika çizimlerle karşılaşınca bir an elimi kumandanın düğmesinden çektim. Sağ alt köşede "Yürüyen Şato" adını gördüğümde ise hem şaşırdım -bir Türk kanalında anime film yayınlanıyordu sonuçta- hem de çok sevindim. Arkadaşlarımın önerdiği başlıca filmlerden biri buydu sonuçta. Oğulcan'a filmimiz başlayana kadar bu filme biraz bakmamızı önerdim. O, dünden razıydı.
Daha sonrasında yaşadığımız tecrübeyi sadece "sihirli" sözcüğü tanımlayabilir sanırım. İkimiz de gözlerimizi kırpmadan, yüzümüzde gülücük hiç eksik olmadan, kılımızı bile kıpırdatmadan -ki doktor onaylı hiperaktif kardeşim için bu büyük bir başarıydı- filmin bizi ele geçirmesine izin verdik. O kadar güzel, o kadar sevimli, o kadar aşk doluydu ki! Film bittikten sonra bile bir süre ekrana bakakaldık. Kendime geldiğimde belki devam ediyordur düşüncesiyle Asteriks'in olduğu kanalı açtım. Devam ediyordu. Tüm gün hevesle beklediğimiz filme ikimiz de boş boş bakışlar attık.
"Uyuyalım bence."dedim.
"Evet, bence de." dedi. Ve televizyonu kapadık.
Çünkü ikimiz de biliyorduk ki ne izlersek izleyelim hiçbiri Howl's Moving Castle'ın bize yaşattığı duyguları yaşatmayacaktı ve ikimiz de bu duyguların etkisi en taze haliyle üzerimizdeyken huzurlu bir uykuya dalmayı seçtik.
Bundan sonra pek çok Miyazaki filmi izledik Oğulcan ile. Defalarca. Beraber Miyazaki keyfi yapacağımız zamanlarda o Totoro'da ısrar eder, ben ise Spirited Away'de. Ama sonra ikimizin de gözü orada tatlı tatlı bize gülümseyen Howl's Moving Castle'a kayar ve her seferinde onda karar kılarız.
Tabii ki, Howl's Moving Castle filminin bir kitaptan uyarlama olduğunu öğrenmem çok uzun sürmedi. Ama kitaba birazcık tereddütle yaklaştığımı itiraf etmem lazım. Acaba İngiliz bir yazarın kaleminden çıkmış bu kitap, bu Japon animasyonu kadar renkli ve duygu dolu olabilir miydi? Miyazaki'nin güzel olan bir öyküyü mükemmelleştirdiğini düşünüyordum. Mükemmeli tadan kişi olarak, güzelin bana yetmeyeceği fikrine sahiptim. Bu nedenle kitap bir gün bir kitapçıda burnumun ucunda belirinceye dek kitabı okuma fikrini tamamen uzaklaştırmıştım zihnimden. Ancak kitabı gördüğüm zaman, her okuduğum kitapta olduğu gibi beni çağırdığını duydum. Sayfalar arasında gezinirken "Howl", "Sophie", "Calcifer" isimleri gözüme çarptıkça kalbim küt küt atıyordu. Kendime kızıyordum. Nasıl olur da bir kitabın sadece "güzel" olabileceğine inandırmıştım kendimi? Nasıl bu kadar cahilce bir önyargıya kapılmıştım? Evet, hâlâ kitabı okumamıştım ama biliyordum; her sayfasından ayrı zevk alacaktım. Cebimdeki birkaç liralık bozuk para aklıma gelince buruk bir şekilde kitabı yerine koydum. O sıralar kitap alma lüksüm pek yoktu.
Bir hafta sonra doğum günümde biricik dostlarım elime hediyemi tutuşturduklarında heyecanım tarif edilemezdi. Ne kadar çabalarsanız çabalayın bir hediyenin kitap olduğu anlaşılır. Elimde tuttuğumun Yürüyen Şato olduğunu biliyordum. Paketi daha açmamıştım ama biliyordum. Çünkü Damla ve Tuğçe beni, en az benim kadar iyi tanıyorlardı. Ve gerçekten de o yeşil kapakla karşılaştım hediyem paketten sıyrıldıktan sonra.
Sonrası ise yeniden sihirli bir yolculuktu. Hep üzülürdüm, Oğulcan ile filmi ilk izlediğimiz akşamki duyguları yeniden keşfedemeyeceğim için. Unutup, tekrar izleyebilsem keşke diye düşünürdüm. Ah, bilmiyordum ki kitabın benim için yepyeni bir tecrübe olacağını. Hem aynıydı, hem de o kadar farklıydı ki. Her bir anı, her bir karakteri, her bir duyguyu baştan keşfetmek... Yürüyen Şato'yu okumak benim için en eşsiz tecrübelerden biriydi. Kitap bittikten sonra yazarın daha birkaç ay önce öldüğünü öğrenmek gözyaşlarına boğulmama neden oldu. Oysa ona mektup yazmayı düşünmeye başlamıştım kitabı bitirdiğimde.
Kısa süre sonra Yürüyen Şato'yu Uçan Şato takip etti. Yürüyen Şato'nun aslında bir üçlemenin ilk kitabı olduğunu öğrendiğimdeki sevincimi tahmin edebiliyorsunuzdur sanırım. Uçan Şato'ya da hep gülücükler ve huzur duygusu eşlik etti. Şimdi geriye Sihirli Ev kaldı. Ancak o kadar korkuyorum ki Sophie, Howl, Calcifer, Morgan, Michael ve diğerlerinden ayrılmaktan... Okumaya çekiniyorum. Evet, ne zaman istersem kitaplar tekrar okumam için orada olacaklar ama yeni öyküler bir daha olmayacak. Ve ben buna hazır değilim sanırım.
İşte benim Howl's Moving Castle hikayem böyle. Çok sıradışı değil evet ama bana yaşattığı her bir duygu sıradışıydı. Ve ben de içimi dökmek istedim. Sevgimi paylaşmak istedim.
Sevgili Diana Wynne Jones, bu kusursuz kitabı yazdığın için sana binlerce kez teşekkür ederim. Umarım şimdi çiçeklerle dolu bir yerdesindir.
Not: Resimleri Tumblr'dan bulduğum için link veremiyorum. Eğer biliyorsanız yorumda link verirseniz sevinirim. Ben de diğer çizimlerini görmek isterim.
29 Aralık 2011 Perşembe
| OyQ | zaman: 12:37 6 yorum | Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




