1 Temmuz 2011 Cuma

Salyangoz

Dinlemeyi çok sevdiğim bir şarkıdan yola çıkarak yazdığım kısa bir hikaye. Daha önce yazdıklarımdan farklı bir şey oldu bu. Devamını yazar mıyım, devamı var mı yok mu henüz bilmiyorum. Umarım hoşunuza gider.

***


Salyangoz yola çıktı.

Bir Temmuz günüydü. Herhangi bir yerde herhangi bir günün olabileceği kadar sıradan bir gündü. Salyangoz kendini çok cesur hissediyordu. Sıradan güne karşı koyabilmiş ve onu sıra dışı kılacak bir harekette bulunabilmişti. Salyangoz giderken sıradan gün bir köşeye oturmuş somurtuyordu. Bu Temmuz gününün böylesine bulutlu olmasının nedeni de sıradan günün Salyangoz’a olan öfkesiydi. Ama Salyangoz arkasına bakmadı.

Yola çıktı.

Arkadaşları ona gülmüşlerdi gitmek istediğini söylediğinde. “Koskoca dünyanın yükü omuzlarında, iki adım gitsen yorgun düşer gerisingeri dönersin,” demişlerdi. Şu dünyada sıradan bir günden daha kötücül bir şey vardıysa o da hayal kuramayan kişilerdi. Kendi küçük dünyalarında öylesine hapsolmuşlardı ki o dünyanın sınırlarını zorlayan en ufak bir şeyi dahi küçümser, onun yanlış kendilerinin doğru olduğunu ileri sürerlerdi. Salyangoz’un arkadaşları da onun gitmesinin imkânsız olduğunu söyleyip durdular. Bunun için hiçbir dayanakları yoktu ama onlar hayal kuramazlardı, ellerinde ne varsa tek elde edebileceklerinin sadece onlar olduğunu düşünürlerdi, bu yüzden onlar da her şeye sorgusuz sualsiz körü körüne bağlananların yaptıklarını yaptılar: fikirlerini kabul ettirmek için her kelimede daha çok yükselttiler seslerini. Onların sesleri yükseldikçe düşünceleri fısıltıya dönüştü Salyangoz için. Onları duymazdan gelmek çok kolay oldu.

Ve yola çıktı. Ne bir harita, ne bir pusula… Sadece zihninde duyduğu sesti onun rotasını çizen. Kendini bildi bileli duyardı bu sesi. Ne olduğunu anlamak için yıllarını harcamıştı. Küçük bir ormanda yaşardı Salyangoz. Oradaki hiç kimse ormanın ötesini bilmezdi. Bu yüzden kime anlamamıştı Salyangoz’un duyduğu sesin ne olduğunu. “Martı geldiğinde ona sorarsın, o kesin bilir,”demişti ormanın bilge baykuşu. Martı, her kış ormanı ziyaret ederdi. Tüm dünyayı gezdiğini iddia ederdi. Oysa sadece orman ve deniz kıyısında bir kasaba arasında göç eder durur ve tüm dünyayı bunlardan ibaret sanırdı. Yaşadığı maceraları orman sakinlerine anlatmayı pek severdi. Maceraperest küçük kuşlar Martı’ya bayılırdı, anne kuşlar ise çocuklarının boş hayallere kapılıp ormanın dışına seyahat etmelerinden korkarlardı ve bu yüzden Martı’yı çok da hoş görmezlerdi. Ormanın dışı tehlikelerle doluydu ne de olsa.

Martı yine ziyarete geldiğinde Salyangoz sesi ona da anlattı. “Biliyorum tabii ki! Okyanusun sesi bu. Dünyanın sonunda bulunur.”

“Dünyanın sonu mu var?”diye sordu ufak bir sincap.

“Olmaz mı! Okyanus işte. Ondan ötesi yok. Uçsuz bucaksız bir mavilik sadece.”

Okyanustu Salyangoz’un gideceği yer. Bu acımasız ve hayal kuramayan dünyanın sonundaki okyanus. Dalgalardı zihninde duyduğu ses. İşte artık okyanusu ve o uçsuz bucaksız maviliği görme isteğinin, var olan tüm duygularına ağır bastığı gündü bugün.

Ve bugün Salyangoz yola çıktı.

2 yorum:

LustForBlood dedi ki...

Min Hyuk yenir!! Aşırı şirin bişey. ^__^
Dramayı ben de sevdim bayağı ama son iki bölüm sıktı beni birazcık açıkçası. Ayrıca Park Shin Hye'ye de kıl olmaya başladım ama neyse :D Sona geldi az kaldı, sabrediyorum :P

OyQ dedi ki...

Ben daha ilerlemedim. Fırsat olmadı Supernatural izlemekten. :D Ama yetişeceğim mutlaka. :D