29 Aralık 2011 Perşembe

Howl's Moving Castle

          Howl's Moving Castle hayatıma merak sayesinde giren ve zamanla tutkuya dönüşen bir öykü.
          İlk defa filmiyle başlamıştı tanışıklığımız. Pek çok arkadaşım defalarca "Miyazaki filmlerini izlemelisin Öykü," demişlerdi. "Kesinlikle bayılacaksın!" Ben de merak ediyordum ve hep aklımdaki yapılacaklar listemin bir köşesinde Miyazaki filmleri izlemek vardı. Ancak hiçbir zaman önceliğim haline getirip faaliyete geçirememiştim bu düşünceyi.
          Bir gün kardeşim ile televizyonun karşısındaki koltuğa kurulmuştuk. Oğulcan ile o akşam yayınlanacak bir filmi -Asteriks ve Oburiks: Görevimiz Kleopatra- izlemek istiyorduk. Filmin başlamasına daha yarım saat kadar vardı. Kanallar arasında gezinmeye başladım. TRT Çocuk'ta harika çizimlerle karşılaşınca bir an elimi kumandanın düğmesinden çektim. Sağ alt köşede "Yürüyen Şato" adını gördüğümde ise hem şaşırdım -bir Türk kanalında anime film yayınlanıyordu sonuçta- hem de çok sevindim. Arkadaşlarımın önerdiği başlıca filmlerden biri buydu sonuçta. Oğulcan'a filmimiz başlayana kadar bu filme biraz bakmamızı önerdim. O, dünden razıydı.
          Daha sonrasında yaşadığımız tecrübeyi sadece "sihirli" sözcüğü tanımlayabilir sanırım. İkimiz de gözlerimizi kırpmadan, yüzümüzde gülücük hiç eksik olmadan, kılımızı bile kıpırdatmadan -ki doktor onaylı hiperaktif kardeşim için bu büyük bir başarıydı- filmin bizi ele geçirmesine izin verdik. O kadar güzel, o kadar sevimli, o kadar aşk doluydu ki! Film bittikten sonra bile bir süre ekrana bakakaldık. Kendime geldiğimde belki devam ediyordur düşüncesiyle Asteriks'in olduğu kanalı açtım. Devam ediyordu. Tüm gün hevesle beklediğimiz filme ikimiz de boş boş bakışlar attık.
         "Uyuyalım bence."dedim.
         "Evet, bence de." dedi. Ve televizyonu kapadık.
         Çünkü ikimiz de biliyorduk ki ne izlersek izleyelim hiçbiri Howl's Moving Castle'ın bize yaşattığı duyguları yaşatmayacaktı ve ikimiz de bu duyguların etkisi en taze haliyle üzerimizdeyken huzurlu bir uykuya dalmayı seçtik.
          Bundan sonra pek çok Miyazaki filmi izledik Oğulcan ile. Defalarca. Beraber Miyazaki keyfi yapacağımız zamanlarda o Totoro'da ısrar eder, ben ise Spirited Away'de. Ama sonra ikimizin de gözü orada tatlı tatlı bize gülümseyen Howl's Moving Castle'a kayar ve her seferinde onda karar kılarız.     
       
          Tabii ki, Howl's Moving Castle filminin bir kitaptan uyarlama olduğunu öğrenmem çok uzun sürmedi. Ama kitaba birazcık tereddütle yaklaştığımı itiraf etmem lazım. Acaba İngiliz bir yazarın kaleminden çıkmış bu kitap, bu Japon animasyonu kadar renkli ve duygu dolu olabilir miydi? Miyazaki'nin güzel olan bir öyküyü mükemmelleştirdiğini düşünüyordum. Mükemmeli tadan kişi olarak, güzelin bana yetmeyeceği fikrine sahiptim. Bu nedenle kitap bir gün bir kitapçıda burnumun ucunda belirinceye dek kitabı okuma fikrini tamamen uzaklaştırmıştım zihnimden. Ancak kitabı gördüğüm zaman, her okuduğum kitapta olduğu gibi beni çağırdığını duydum. Sayfalar arasında gezinirken "Howl", "Sophie", "Calcifer" isimleri gözüme çarptıkça kalbim küt küt atıyordu. Kendime kızıyordum. Nasıl olur da bir kitabın sadece "güzel" olabileceğine inandırmıştım kendimi? Nasıl bu kadar cahilce bir önyargıya kapılmıştım? Evet, hâlâ kitabı okumamıştım ama biliyordum; her sayfasından ayrı zevk alacaktım. Cebimdeki birkaç liralık bozuk para aklıma gelince buruk bir şekilde kitabı yerine koydum. O sıralar kitap alma lüksüm pek yoktu.
          Bir hafta sonra doğum günümde biricik dostlarım elime hediyemi tutuşturduklarında heyecanım tarif edilemezdi. Ne kadar çabalarsanız çabalayın bir hediyenin kitap olduğu anlaşılır. Elimde tuttuğumun Yürüyen Şato olduğunu biliyordum. Paketi daha açmamıştım ama biliyordum. Çünkü Damla ve Tuğçe beni, en az benim kadar iyi tanıyorlardı. Ve gerçekten de o yeşil kapakla karşılaştım hediyem paketten sıyrıldıktan sonra.
          Sonrası ise yeniden sihirli bir yolculuktu. Hep üzülürdüm, Oğulcan ile filmi ilk izlediğimiz akşamki duyguları yeniden keşfedemeyeceğim için. Unutup, tekrar izleyebilsem keşke diye düşünürdüm. Ah, bilmiyordum ki kitabın benim için yepyeni bir tecrübe olacağını. Hem aynıydı, hem de o kadar farklıydı ki. Her bir anı, her bir karakteri, her bir duyguyu baştan keşfetmek... Yürüyen Şato'yu okumak benim için en eşsiz tecrübelerden biriydi. Kitap bittikten sonra yazarın daha birkaç ay önce öldüğünü öğrenmek gözyaşlarına boğulmama neden oldu. Oysa ona mektup yazmayı düşünmeye başlamıştım kitabı bitirdiğimde.
        Kısa süre sonra Yürüyen Şato'yu Uçan Şato takip etti. Yürüyen Şato'nun aslında bir üçlemenin ilk kitabı olduğunu öğrendiğimdeki sevincimi tahmin edebiliyorsunuzdur sanırım. Uçan Şato'ya da hep gülücükler ve huzur duygusu eşlik etti. Şimdi geriye Sihirli Ev kaldı. Ancak o kadar korkuyorum ki Sophie, Howl, Calcifer, Morgan, Michael ve diğerlerinden ayrılmaktan... Okumaya çekiniyorum. Evet, ne zaman istersem kitaplar tekrar okumam için orada olacaklar ama yeni öyküler bir daha olmayacak. Ve ben buna hazır değilim sanırım.
          İşte benim Howl's Moving Castle hikayem böyle. Çok sıradışı değil evet ama bana yaşattığı her bir duygu sıradışıydı. Ve ben de içimi dökmek istedim. Sevgimi paylaşmak istedim.
          Sevgili Diana Wynne Jones, bu kusursuz kitabı yazdığın için sana binlerce kez teşekkür ederim. Umarım şimdi çiçeklerle dolu bir yerdesindir.
          Not: Resimleri Tumblr'dan bulduğum için link veremiyorum. Eğer biliyorsanız yorumda link verirseniz sevinirim. Ben de diğer çizimlerini görmek isterim.

6 yorum:

Eshevar dedi ki...

kitabı bitirdiğimde "ee, bu filmden çok farklı ve ikisi de güzel. naalaka be?!" şeklinde bir süre durup düşünmüştüm. sanırım kitabı daha çok seviyorum ama ben. kitaptaki karakterleri daha çok sevdim sanırım filmdekilerden

miwako dedi ki...

yürüyen şatonun adını duymuştum ama içimden izlemek gelmiyordu yazını okuduktan sonra hem anime sini izlemek anime yi beğenirsem de kitabını almak istiyorum :)yürüyen şatonun sende bıraktığı duyguları çok güzel anlatmışsın inşALLAH animeyi bende senin kadar beğenirimde hakkında muhabbet ederiz :D

OyQ dedi ki...

Evet, evet! Tamamen benim duygularım. Kitabı ben de daha çok seviyorum. Karakterleri daha derinlemesine tanıyor insan ve daha aileden biri gibiler. Bir de konu daha derli topluydu kitapta. Mesela filmde cadının Sophie'yi neden yaşlandırdığını hiç anlamamıştım.
Çok güzel ya, çok güzel. :D

OyQ dedi ki...

miwako, şimdi gördüm yorumunu. :D Teşekkür ederim. Umarım sen de benim sevdiğim kadar seversin filmi de kitapları da. :D

Tifa dedi ki...

Çok güzel bir filmdi gerçekten. Ben de kitaplarına bir an önce başlayacağım. Hele bu yazıyı okuduktan sonra daha da gaza geldim. ^^ İyi ki karşımıza çıktı kitaplar ve iyi ki almışız sana dostum. Güzel bir başlangıç yapmış oldun. ^^ İnsan kitapların dünyasından çıkıp da gerçek dünyaya dönmek istemiyor. Hele de böyle harika kitaplarda.

OyQ dedi ki...

Evet, değil mi? Sanki kitaptaki dünya gerçekmiş de sen sıkıcı ve sahte bir dünyada yaşamaya mahkum edilmişsin gibi. Kitap okuyarak gerçek dünyaya pencereden bakıyormuşsun gibi...